Ceren İNAN

Ceren İNAN

‘NERDEYİZ AŞKIM?’


Haziran ayı ile birlikte kulaklarımızda en çok yankılanmasını sevdiğimiz slogan bangır bangır gelmeye başlamıştı; ‘nerdesin aşkım’. Şehirlerin onur haftaları duyurularının başlamasıyla birlikte etkinlik takvimi haberlerinin arkasından yasaklama dalgaları, tehditler, saldırılar da kendini göstermeye başladı. Yüzlerce katliama, şiddete, saldırıya, hukuksuzluğa sesi çıkmayan hatta faillerin sırtını sıvazlayan iktidar ve erkeklikle bezenmiş adalet sistemi söz konusu yasaklamaların mimarlığını yaparken, bu şiddetin birincil faili olan devletten cüreti alan siyasal islamcı kesimler ise saldırı tehditlerine devam ediyor. 
Heteropatriyarkal sistemin içinde sıkışıp kalmamızı, nefes alacak alanlar bulamamamızı hatta nefes dahi almamızı istemeyenler attıkları naralarla yıldırma politikalarının işe yarayacağına inanıyor. Söylemek rahatsız edici olsa da her yıl bu tehditlerle, yasaklamalarla karşı karşıya kalacağımızı biliyor ve buna göre vaziyet alıyoruz. Kısacası bunların bizi vazgeçirmeyeceğini biz de biliyoruz, onlar da. Lakin konuşulması gereken şeylerden en önemlisi mevzu bahis olan hak temelli bir mücadele ise sessiz kalmaması ya da aslında sesini en yüksekten duyurması gerekenler nerede? 
Söz konusu olan LGBTİ+ların yaşadıkları, yaşayamadıkları, ayrımcılık, her türlü homofobik davranış olduğunda konunun ikincilleştirilmesi, pardon üçüncülleştirilmesi mevzusu şu an bizi içinde bulunduğumuz hale getiriyor. Hak temelli mücadele veren, özgürlük, eşitlik talebini yükselten birçok kesim, durum bu noktaya geldiğinde bir es vermeyi asla unutmuyor. On yıllardır cinsel kimlik üzerinden yürütülen ayrımcı politikaların tümü zaten var olan gerici çevreler arasında oldukça kök bulmuşken, eşitlik talebiyle ortalığı inleten birçok muhalif yapının çatlakları arasından da gayet güzel filizleniyor. Durumun yakıcı yanı ise kadın özgürlük hareketi yürüten, feminist ilkeleri ezberden sayan örgütlenmeler arasında da can bulması. Heteroseksist düzenin, iktidar ilişkilerinin içerisinde toplumsal rolleri de besleyen cinsiyete dayalı kalıplar bir kez daha burada karşımıza çıkıyor. Feminizmi de var olan cinsiyet kalıpları üzerinden değerlendiren algı kimlik mülkiyeti şiddeti kıskacından kaçamıyor. Kimlik siyasetinin dar kalıplarından, zaaflarından ve zararlarından bu kadar bıkmışken tekrar aynı döngüye hapsolurken buluyoruz kendimizi. 
Yıllar öncesine baktığımızda aşılmış olan bazı mesafeler olsa da feminist örgütler ve LGBTİ+ örgütler arasındaki ilişki LGBTİ+ların yaşamsal meseleleri dışına çıkamadı. Asıl meselemizin sadece hayatta kalmak değil, özgürce yaşayabilmek olması durumu cinsiyet üzerinden sınıflandırılma hatta sıralanma yanlışından dönemedi. Queer ittifaklar kurmak, queer kuramın çokluklarından faydalanmak hiç bu kadar önemli olmamıştır sanırım. Feminst kuramların temelinde atarekil düzeni reddetmek varken heteronormatif normları kabul etmesi de beklenemez. Kalıpsal kimlik siyasetinin daralmış alanında verilen her mücadele kısa paslaşmalarda kalmaya mahkumken yürütülecek en kapsayıcı mücadele biçimleri bizi her gün olduğumuzdan daha öteye götürmenin tek yolu. Butler’ın “Kimlik kategorileri beni her zaman rahatsız eden bir çerçeve olmuştur; ben kimlik kategorilerini değişmez ayak bağları sayar ve onları ortaya çıkması kaçınılmaz dert yuvaları olarak kavrar, hatta öyle lanse ederim.” sözü bahsettiğimiz kategorizasyonun bizi bir döngüye sokma halini açıklıyor.  Çerçevelenmiş bir ‘kadın’ tanımına şiddetle karşı çıkarken, bu noktayı toplumsal cinsiyet rollerinden arındırmaya çalışırken başka bir kimlik sınıflandırması ile yeni çelişkilerin yaratılmasının faydasızlığını en çok hak temelli mücadelelerin yaşadığı aksaklıklardan anlıyoruz. Feminist örgütlerin ‘ama’ları olmadan LGBTİ+ haklarını savunduğu elbette doğru. Lakin bu politikaların en yüksek noktaya, bütünleşmiş ve tüm kesişimsellikleri görebilmiş haliyle ulaşması bugün karşılaştığımız üçüncülleştirilme hissine son verebilecektir. Her gün gelişen ve güncellenen Queer kuram, feminizmle bütünleşebilecek etkiye sahipken bu ülke şartlarında kolayca heteronormatif sistem, eril iktidar ve onun hegemonik ilişkileri içinde ötelenebilir. “Queer”in yeni bir kimlik değil, tam aksine akışkan ve belirsiz bir kimlik(sizlik) hali olduğunu biliyoruz. Yüzyıllardır içinde olmamız gereken sınırlar, uymamız gereken normlar, sıkıştığımız kalıplar üzerimize yağmur gibi yağdırılırken artık kim olmamız gerektiğini söyleyenler kervanına katılmak yerine ‘kim’ olmanın ne olduğunu sorgulamamız gereken vakitteyiz gibi görünüyor. Onca saldırı, onca ötekileştirme suratımıza çarparken bilirim dik dururuz lakin sormak gerek hakikaten ‘nerdeyiz aşkım?’



ARŞİV YAZILAR